Bazı şeyler bir anda bitmiyor.
İnsan, ateşin söndüğünü çoğu zaman alev ortadan kaybolunca sanıyor. Oysa alev, yangının yalnızca görünen tarafı. Sonra geriye başka bir şey kalıyor: Üstü kararmış bir odunun içinde, hâlâ dokunamayacağın kadar sıcak bir yer.
Köz.
Ne ateş gibi kendini belli ediyor ne de kül kadar sakin. İkisinin arasında bir yerde. Galiba insan da en çok burada oyalanıyor; bir zamanlar yanan şeyin başında, artık yanmadığını kendine anlatmaya çalışırken.
Kütük önce şeklini kaybediyor. Kenarları çatlıyor, yüzeyi kararıyor, çıtırdaması azalıyor. Başlangıçta her şey daha hareketli; kıvılcım, duman, sıcaklık… Sonra ateş yavaş yavaş içine çekiliyor. Dışarıdan bakınca bitmiş gibi. Ama değil. İçeride hâlâ süren bir şey var.
Bazen küçücük bir rüzgâr yetiyor. Kararmış yüzeyin altında ince bir kızıllık beliriyor yeniden; sanki biraz önce orada hiçbir şey yokmuş gibi.
İnsan da böyle anlıyor sanırım: Sönmek başka şey, bitmek başka.
Bazı şeyler hayatından çekiliyor ama içinden aynı hızla çekilmiyor. Asıl yoran da bu belki; ortada artık ateş yokken hâlâ bir yerlerde sıcaklık kalması.
Bir de alışkanlık var.
Bir ateşin başında uzun süre oturunca, ne zaman odun atılacağını, ne zaman biraz yaklaşacağını öğreniyorsun. Sonra ateş küçülse de insan bir süre daha başında kalıyor. Belki yeniden tutuşur diye değil her zaman. Bazen yalnızca kalkmaya alışamadığı için.
Ateşi değil, ateşin başında geçirdiğin zamanı bırakmak zor geliyor.
Sonra zaman geçiyor.
Köz küçülüyor, kızıllık seyrekleşiyor. Bir zamanlar yanına yaklaşamadığın parçalar, sabaha karşı aynı renge bürünüyor: Gri. Sessiz. Hafif.
Külün garip bir hâli var.
Her şey olup bittikten sonra geriye kalan şey gibi. Ne kızgın ne aceleci. Bir zamanlar ne kadar yandığını da anlatmıyor artık. İçinden kaç kıvılcım geçtiğini, hangi gecelerde yükseldiğini, kimlerin başında oturduğunu bilmiyorsun.
Kül konuşmuyor.
Belki hafızası vardır ama sessiz bir hafıza.
Belki huzur da biraz böyle bir şeydir. Unutmak değil; hatırlandığında artık yanmamak.
Ama ateşin başka bir tarafı daha var: Korundukça kül üretmesi.
Üzerine odun attıkça, başında bekledikçe, sönmesin diye uğraştıkça geriye daha çok kül kalıyor. İnsan bazen bir şeyi yaşatmaya çalıştığını sanıyor ama fark etmeden yalnızca geride kalacak şeyi çoğaltıyor.
Bunu kabul etmek kolay değil. Çünkü bazı ateşlerin yeniden yanabileceğine uzun süre inanılıyor.
Bir nefesle, bir kıvılcımla, belki biraz daha bekleyince…
Ama her köz tekrar ateşe dönmek zorunda değil.
Bazıları yalnızca soğuyor.
Ve belki doğru olan da budur. Üzerine yeni dallar atmadan, başında sabaha kadar beklemeden, durmadan üflemeden… Kendi hâline bırakmak.
Eskiden bunu vazgeçmek sanırdım.
Şimdi o kadar emin değilim.
Bazı şeylerin sönmesine izin vermek, yaşanmış olanı değersizleştirmiyor; tam tersine, bir zamanlar gerçekten yandığını kabul etmek gibi.
Çünkü bazı şeyler sürdüğü için değil, yaşandığı için kıymetli.
Bir ateşin bütün anlamı sonsuza kadar yanmasında değildir belki. Bazen yalnızca bulunduğu yeri bir süre ısıtmıştır. Sonra da sönmüştür.
Ne ateşi inkâr etmek gerekiyor ne de külü olduğundan fazla anlamlı hâle getirmek.
Sadece önünden kalkmak.
İlk birkaç adımda sıcaklığı hâlâ sırtında hissediyorsun. Sonra azalıyor. Bir ara dönüp baktığında ince bir duman kalıyor yalnızca.
Bir süre sonra o da yok.
Kül ise orada.
Rüzgâr ne tarafa isterse o tarafa savrulacak kadar hafif.
Belki bir şeyin gerçekten bittiğini de o zaman anlıyorsun:
Ateş söndüğünde değil.
Köz soğuduğunda da değil.
Külün artık sana ait olmadığını fark ettiğinde.

