Çocukluğumun geçtiği kasabada, rüzgârın hep o bildik serinliğiyle estiği, pek de yüksek olmayan bir tepe vardı. Gösterişsizdi ama gökyüzü orada insanın üstüne bir başka açılırdı. Bulutlar el uzatsan değecekmiş gibi yakın, güneş daha cömert, rüzgâr alabildiğine özgürdü. Her bahar kasabanın bütün çocukları kâğıttan, naylondan, gazete sayfalarından yaptıkları uçurtmalarla o tepeye üşüşürdü. Rengârenk kuyruklar, bez parçaları, incecik kurdeleler dolardı göğe.
Benimki düz, bembeyaz bir uçurtmaydı.
Üzerinde ne bir desen ne de bir boya vardı. Gökyüzünün o sonsuz maviliğinde kaybolacakmış gibi dursa da, rüzgâr onu her seferinde nazikçe görünür kılardı. Onu havalandırmak, rüzgârın dilinden anlamak demekti. İpi nerede sağacağımı, nerede asılacağımı zamanla öğrenmiştim. Bütün mesele ipteki titreşimi hissedip dengeyi kurmaktı. Fazla asılırsan çakılır, fazla salarsan savrulup giderdi.
Uçurtma yükseldikçe aramızdaki mesafe açılır, ip gerilirdi. Ama o uzaklık, onun yukarılardaki süzülüşüne ayrı bir güzellik katardı. Derken bir ilkbahar ikindisi, rüzgâr birden huyu değişmiş gibi sertleşti. Bembeyaz kâğıt bir anda hızla göğe tırmandı. Elimdeki ip gerildi, parmaklarımı kesercesine kaymaya başladı. Önce sımsıkı tutmaya, kendime doğru çekmeye çalıştım.
Tepeyi aşıp uzaklaşırken bir ara sanki başını bana doğru eğdi. Yeniden alçalacak, o bildiğim, kontrol edebildiğim mesafeye dönecek sandım. İpe asılsam belki direnecek, belki de çıtaları kırılıp tepetaklak düşecekti. Ama yukarısı onun için öyle geniş, öyle hürdü ki…
Parmaklarımı gevşettim.
İp bir süre avucumun içinden yaka yaka akıp gitti. Sonra en uçtaki o küçük düğüm de avucumdan sıyrıldı. Beyaz uçurtma bulutlara karıştı, gitti. O gün eve dönerken kimseye tek kelime etmedim. Diğer çocuklar çığlık çığlığa kendi uçurtmalarının peşinde koşarken, ben cebimdeki o bir karışlık kopuk ipe dokunuyordum. İnsan bir şeyi kaybettiğini sanıyor ama belki de sadece, onun en başından beri kendisine ait olmadığını o gün kabulleniyor.
O tepeye bir daha çıkmadım. Yıllar geçti, kasaba değişti, sesler başka sokaklara dağıldı. Sadece ben gökyüzüne bir daha eskisi gibi bakamadım.
Hâlâ bir yerlerde beyaz bir uçurtma görsem durup izlerim. Kimin ellerinden koptuğunu, hangi rüzgâra karıştığını düşünürüm. İçimde önce eski, tanıdık bir sevinç uyanır, sonra adı konmamış bir sızıya dönüşür. Nereye gittiğini bilmek zorunda değilim artık. Hangi gökyüzünde süzüldüğünü, hangi buluta değdiğini de… Yeter ki çıtaları kırılmasın, düştüğü yer taşlık olmasın. Yeter ki rüzgâr onu taşıyacak kadar şefkatli olsun. Bazen birinin bir yerlerde iyi olduğunu bilmek, insanın kendi kendine sorduğu bütün sorulara yetiyor.
Yine de yalan söyleyemem; rüzgârın sert estiği bazı akşamlarda, parmaklarımı istemsizce birbirine doluyorum. Sanki hâlâ o ip oradaymış, tenimi kesiyormuş gibi. Kimse fark etmiyor. Zaten hayattaki en büyük eksiklikler, dışarıdan bakınca hiçbir şey eksilmemiş gibi duran insanların içinde saklıdır.
Ben artık uçurtma yapmıyorum. Ama bir şeyin yanında kalmasını istemekle, onun kendi gökyüzünde özgürce uçmasını istemek arasındaki o ince çizgiyi hiç unutmuyorum. Bazen insan, kendi elleriyle azat ettiği bir şeyin ardından en çok yine kendisi bakıyor.
Yeter ki o dönüp arkasına bakmak zorunda kalmasın. Rüzgârı hep güzel essin.

