Bir evin ne zaman öldüğünü kimse bilmez.
Duvarları ayakta kaldığı, pencereleri kırılmadığı, çatısından içeri yağmur girmediği sürece ona hâlâ ev denir. Oysa bazı evlerin içinden hayat daha önce çekilir. Kapılar birini beklemeyi bırakır, odalar sessizleşir, eşyalar oldukları yerde biraz daha eski görünmeye başlar.
O gece bunu düşündüm.
Koridordaki lambayı yakmadım. Karanlıkta yürümek daha kolaydı. İnsan uzun süre kaldığı bir yerde eşyaların yerini gözleriyle değil, alışkanlıklarıyla öğreniyor. Masanın köşesinden ne kadar uzak geçeceğini, üçüncü basamağın hafifçe ses çıkardığını, pencerenin tam kapanması için son anda biraz yukarı kaldırılması gerektiğini biliyor.
Bunları hâlâ biliyor olmak tuhaf geldi.
Salondaki saat çalışıyordu.
Uzun zamandır dikkat etmiyordum ama o gece sesi fazlasıyla belirgindi. Tik. Tak. Tik. Tak.
Bir ara durdurmayı düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
Pencerenin önünde biraz bekledim. Sokakta kimse yoktu. Karşı apartmanın birkaç penceresi yanıyordu. Birinde televizyon ışığı duvara vuruyor, diğerinde biri perdeyi çekiyordu. Hepsi kendi halinde devam eden hayatlar.
Birden aklımdan geçti:
Burayı mı seviyorum, buraya ait olmayı mı?
Cevabını veremedim.
Belki de uzun süre aynı yerde kalınca ikisi birbirine karışıyordu.
Bir zamanlar bu pencerenin önünde duran kişinin ben olduğuma inanmak güç geldi.
Aynı yüzü taşıyordum elbette.
Ama aynı kişi olduğumdan emin değildim.
Mutfakta yarısı dolu bir bardak vardı. Ne zamandan kaldığını hatırlamadım. Suyun üstünde ince bir tabaka oluşmuştu. Dokunmadım.
Masadaki küçük çizikler, duvardaki silik iz, kapının arkasındaki askı da olduğu yerde kaldı.
Odaları tek tek dolaştım.
Kapılarını kapattım.
Sonuncusunda biraz daha uzun kaldım.
Bir sandalye vardı. Kapalı bir perde. Duvara düşen solgun sokak ışığı.
Başka da bir şey yoktu.
Yine de çıkmak kolay olmadı.
Perdeyi araladım.
Dışarıda gece vardı. Sakin, sıradan bir gece.
O anda bir daha buraya dönmeyeceğimi anladım.
Bunu kendime yüksek sesle söylemedim.
Zaten söylesem ne değişecekti?
Bir süre öylece durdum.
Sonra perdeyi bıraktım.
Anahtarı avucumda çevirdim. Metal soğuktu.
Antredeki küçük sehpanın üzerine bıraktım.
Kapıyı kapatırken son kez içeri baktım.
İnsanın son kez baktığını o anda anlayıp anlamadığına emin değilim. Belki bazı şeylerin son olduğunu ancak biraz uzaklaşınca fark ediyoruz.
Kapı kapandı.
İçeriden hiçbir ses gelmedi.
Merdivenlerden indim.
Sokağa çıktığımda hava soğuktu. Birkaç adım yürüdüm. Sonra dönüp binaya baktım.
Pencere karanlıktı.
İlk kez bana ait olmayan bir pencere gibi göründü.
Orada yaşamış olduğumu biliyordum.
Orada bana ait şeyler de kalmıştı.
Ama ben artık orada değildim.
Yürümeye devam ettim.
Arkamda kalan ev gecenin içinde küçüldü.
Sabah güneş yine perdelerine vuracaktı.
Saat muhtemelen çalışmaya devam edecekti.
Bir gün biri o kapıyı yeniden açacaktı belki.
Bildiğim tek şey, o gece oradan çıkan kişinin bir daha geri dönmeyeceğiydi.
En azından aynı kişi olarak.
Ve ev, arkamda sessizce uykuya kaldı.

