Aynı Toprağın İki Çocuğu

Zeytin ağacı ve buğday tarlası, Aynı Toprağın İki Çocuğu denemesi
Metni seç · Hikâyede paylaş

Zeytin ağacıyla buğday tarlası birbirine çok uzak değildi.

Aralarında birkaç taş, biraz yabani ot ve kimsenin önemsemediği dar bir toprak yolu vardı. Yağmur yağdığında aynı suya ıslanırlar, yaz geldiğinde aynı güneşin altında susarlardı. Kökleri başka yerlere uzansa da ikisi de aynı toprağın içinden beslenirdi.

Zeytin ağacı yıllardır oradaydı. Gövdesi eğri büğrüydü. Bazı dalları kurumuş, bazılarıysa her bahar inatla yeniden yeşermişti. Acele etmeyi bilmezdi. Bir şeyin olması için bazen uzun zaman beklemek gerektiğini öğrenmişti.

Buğday ise onun tam tersiydi.

İlkbaharda birden yeşerir, rüzgâr değdikçe dalga dalga hareket ederdi. Henüz başak vermeden bile içinde büyük bir hayat taşıdığı belliydi.

Zeytin onu uzaktan izlerdi.

Belki bu yüzden birbirlerini fark ettiler.

Aynı yerde doğup birbirinden bu kadar farklı olmak insana garip geliyor. Biri yıllarca aynı yerde duruyor, diğeri birkaç ay içinde büyüyor, sararıyor ve gidiyordu.

Ama zeytin her yıl buğdayın gelişini bekliyordu.

Buğday da yeniden toprağın üzerine çıktığında ilk baktığı yerlerden biri zeytin ağacının olduğu taraftı.

Aralarında konuşulabilecek kadar kısa, dokunulamayacak kadar uzun bir mesafe vardı.

Sonra rüzgâr başladı.

Aslında rüzgâr hep vardı.

Buğday daha toprağın içinden başını çıkarmadan önce de o tarlanın üzerinde dolaşıyordu. Hangi yönden yağmur geleceğini, gecenin ne kadar soğuyacağını, yaz güneşinin ne zaman sertleşeceğini biliyordu.

Buğday zeytine doğru eğildiğinde yönünü değiştiriyor, zeytin dallarını uzattığında biraz daha sert esiyordu.

Sanki aralarındaki birkaç adımlık mesafenin kapanmaması gerekiyormuş gibi.

Zeytin ağacını tanımıyordu.

Yıllardır aynı yerde duruyor olması yetmiyordu ona. Köklerinin ne kadar derine indiğini, hangi fırtınalarda ayakta kaldığını, dallarının ne taşıyabileceğini bilmiyordu.

Buğday ona doğru her eğildiğinde rüzgâr yeniden araya giriyordu.

Belki bazı rüzgârların huyu buydu; neyi savurduğunu bilir, neden savurduğunu söylemezdi.

Zeytin ise olduğu yerde kaldı.

Rüzgârla mücadele etmenin buğdayı daha çok yoracağını biliyordu.

Bazen insan bir yere ulaşmak isterken karşısına çıkan engelle değil, o engelin ardında zarar görebilecek kişiyle ilgilenir.

Bu yüzden bekledi.

Buğday da bekledi.

Fakat bazı bekleyişlerin bir sonu vardır.

Yaz yaklaştı.

Buğday sararmaya başladı.

Zeytin bunu daha önce de görmüştü ama bu kez başka türlü baktı. Çünkü bazı ayrılıkların geleceğini önceden bilirsiniz. Gününü bilmezsiniz yalnızca.

Bir sabah tarlaya insanlar geldi.

Başaklar biçildi.

Dün rüzgârla sallanan koskoca tarla birkaç saat içinde sessizleşti.

Zeytin ağacı yerindeydi.

Buğday yoktu.

İnsan bazen birinin hayatından büyük bir gürültüyle çıkacağını sanıyor. Oysa çoğu gidiş sessiz oluyor.

Bir sabah uyanıyorsunuz ve yıllardır baktığınız yerde artık kimse yok.

Ne bir veda.

Ne son bir cümle.

Sadece boşluk.

Buğday çuvallara dolduruldu. Bir kamyonun kasasında köyden uzaklaştı.

Yol boyunca başka tarlalar, başka ağaçlar, hiç bilmediği şehirler gördü.

Zeytin ise olduğu yerde kaldı.

Aralarına artık yalnızca rüzgâr değil, yollar girmişti.

Sonra şehirler.

Sonra insanlar.

Sonra zaman.

Buğday bir değirmene götürüldü.

Orada öğrendi ki bazı şeylerin başka bir şeye dönüşebilmesi için önce eski hâlini kaybetmesi gerekiyordu.

Ezildi.

Öğütüldü.

Taneleri birbirinden ayrıldı, sonra hepsi aynı beyazlığın içinde kayboldu.

Artık ona bakıp “buğday” demek zordu.

Una dönüştü.

Bir süre karanlıkta bekledi.

İnsan da bazen hayatının bir döneminde kendisini böyle hissediyor.

Ne eskisi gibi olabiliyor ne de neye dönüşeceğini biliyor.

Bir kapının arkasında, bir dolabın içinde, sessizce sırasını bekliyor.

Zeytinin yolculuğu biraz daha geç başladı.

Sonbaharda dallarındaki meyveler toplandı.

O da ağacından ayrıldı.

Kasalara konuldu.

Yıkandı.

Tuzlu suya bırakıldı.

Onun da beklemesi gerekiyordu.

Çünkü dalından koparıldığı hâliyle sofraya gelemezdi.

Acısının çıkması gerekiyordu.

Ne garip.

Bazı şeylerin yenilebilir olması için acısından biraz vazgeçmesi gerekiyor.

Bazı insanların da.

Zeytin karanlık bir yerde günlerce bekledi.

İçinde bulunduğu su değiştirildi.

Tuzu ayarlandı.

Zaman geçti.

Buğdaysa başka bir şehirde suyla buluştu.

Bir çift el onu yoğurmaya başladı.

Bastırıldı.

Katlandı.

Tekrar bastırıldı.

İnsan hamura bakınca yalnızca ekmek görüyor.

Oysa ekmek olmanın ne kadar yorucu bir şey olduğunu kimse düşünmüyor.

Buğday önce öğütülmüş, sonra suya karışmış, sonra yoğrulmuştu.

Daha bitmemişti.

Bir de ateşe girmesi gerekiyordu.

Belki bazı şeylere ulaşmanın yolu gerçekten böyleydi.

Kırılmak.

Beklemek.

Yoğrulmak.

Ve biraz yanmak.

Fırının kapağı kapandığında buğday artık eski hayatından tamamen uzaktaydı.

Zeytin ağacını düşündü mü bilinmez.

Belki düşündü.

İnsan en çok da başına yeni bir şey geldiğinde geçmişini hatırlıyor çünkü.

Yeni bir şehirde ilk gece.

Başka bir evde ilk sabah.

Yabancı bir sofrada duyulan tanıdık bir koku.

Bazen yıllardır aklınıza gelmeyen biri, bir bardak çayın buharından çıkıp karşınıza oturuveriyor.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini ikisi de bilmiyordu.

Bir sabah bir evin mutfağında kahvaltı hazırlanıyordu.

Çaydanlık kaynıyordu.

Peynir tabağa konmuştu.

Domatesler gelişigüzel doğranmış, masanın ortasına küçük bir reçel kâsesi bırakılmıştı.

Sonra ekmek geldi.

Hemen ardından küçük bir tabak zeytin.

Kimse bunun üzerinde düşünmedi.

Zaten hayattaki önemli karşılaşmaların çoğunda kimse ne olduğunu o anda anlamıyor.

Ekmek sepetin içinde duruyordu.

Zeytin birkaç karış ötede.

Yıllar önce aynı toprağa tutunan iki hayat, bambaşka yollardan geçip aynı sofraya düşmüştü.

Fakat ikisi de artık eskisi değildi.

Buğday artık başak değildi.

Zeytin de dalındaki hâliyle kalmamıştı.

Belki bu yüzden birbirlerini hemen tanıyamadılar.

İnsan yıllar sonra karşılaştığı birine bakarken de bunu yaşamıyor mu?

Yüz aynı yüzdür belki.

Ses biraz tanıdıktır.

Ama aradan geçen yıllar ikinizin de üzerine başka hayatlar koymuştur.

Biri beklemiştir.

Biri yanmıştır.

Biri bulunduğu yerde kalmıştır.

Diğeri şehir şehir dolaşmıştır.

Sonunda karşı karşıya geldiğinizde içinizden yalnızca şu geçer:

“Sen hâlâ sen misin?”

Belki kavuşmak dedikleri şey de düşündüğümüz gibi değildir.

Aynı evde yaşamak, aynı yoldan yürümek, bir ömrü yan yana geçirmek değildir her zaman.

Bazen hayat sizi birbirinizden uzaklaştırır.

Aranıza aileler girer.

Şehirler girer.

Gurur girer.

Korkular girer.

Doğru zamanda söylenemeyen birkaç cümle girer.

Sonra yıllar.

Fakat hayatın tuhaf bir huyu vardır.

Birbirinden uzaklaştırdığı şeyleri başka bir yerde yeniden yan yana getirebilir.

Zeytinle buğday hiçbir zaman o tarlada birbirine dokunamadı.

Rüzgâr izin vermedi.

Sonra yollar ayrıldı.

Ama bugün dünyanın kaç evinde aynı sofraya oturuyorlar, kim bilir.

Bir parça ekmeğin yanına birkaç zeytin konuyor.

Kimse geçmişlerini bilmiyor.

Kimse bir zamanlar aynı toprağa baktıklarını bilmiyor.

Hatta belki onlar bile artık hatırlamıyor.

Ama insan bazen ekmeğinden bir lokma alıp ardından bir zeytin yediğinde ikisinin birbirine ne kadar yakıştığını düşünüyor.

Sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlarmış gibi.

Belki de tanıyorlardır.

Belki bazı insanlar da böyledir.

Aynı yerde büyür, başka hayatlara savrulurlar.

Birbirlerine ulaşamazlar.

Bazen yanlış zamanda karşılaşırlar.

Bazen doğru zamanda cesaret edemezler.

Bazen de onları ayıran şey kendi kararları bile değildir.

Yine de birbirlerinde bıraktıkları bir şey vardır.

Bir alışkanlık.

Bir cümle.

Bir şarkı.

Bir sokak.

Bir koku.

Yıllar sonra başka bir şehirde karşınıza çıktığında nereden geldiğini hemen anlayamadığınız küçük bir sızı.

Zeytin ağacı hâlâ aynı yerde midir bilmiyorum.

Belki gövdesi biraz daha kalınlaşmıştır.

Belki o eski tarla çoktan başka birine satılmıştır.

Belki artık orada buğday bile ekilmiyordur.

Ama toprağın hafızası olduğuna inanmak istiyorum.

Çünkü bazı şeyler yaşandığı yerde kalıyor.

Biz gitsek bile.

Ve bazen hayat, kavuşamayanlara küçük bir teselli bırakıyor.

Aynı yolu vermiyor belki.

Aynı hayatı da.

Ama aynı sofraya düşme ihtimalini saklıyor.

Çünkü zeytinle buğdayın hikâyesi biraz da bizim hikâyemiz.

Aynı topraktan çıkıp başka yönlere savrulanların.

Birbirini sevdiği hâlde aynı yerde kalamayanların.

Beklemek zorunda kalanların.

Yoğrulanların.

Ateşten geçenlerin.

Ve yıllar sonra, hiç beklemedikleri bir yerde birbirlerinin izine yeniden rastlayanların.

Belki her kavuşma yan yana kalmak değildir.

Bazen yalnızca aynı sofrada, birbirine birkaç karış mesafede bulunabilmektir.

Ama yine de insan bilir:

Bazı sofralarda ekmek eksikse bir şey eksiktir.

Zeytin yoksa da.

Çünkü bazı şeyler birbirine ait olmak için aynı dalda büyümek zorunda değildir.

26
Metni seç · Hikâyede paylaş

Yazılar

Tümü