Defter: İnsanın Kendine Bıraktığı İz

Geçenlerde uzun zamandır açmadığım bir çekmecede eski bir deftere rastladım. Kapağının köşeleri kıvrılmış, sayfalarının rengi koyulaşmıştı. Arasından nereden geldiğini hatırlamadığım bir otobüs bileti çıktı. Üzerindeki tarih silinmeye yüz tutmuştu; fakat o gün yazdığım birkaç cümle hâlâ yerindeydi.

İnsan kendi el yazısını yıllar sonra görünce garip bir yakınlık duyuyor. Harfleri tanıyor ama onları yazan kişiyi tam olarak tanıyamıyor. Aynı isim, aynı imza, aynı eğri çizgiler… Yine de sayfaların başında, bugünkü hâlimden biraz uzak biri oturuyor.

Belki eski bir defteri ilginç kılan da budur. Geçmişi olduğu gibi saklamaz; geçmişte kim olduğumuza dair küçük ve kusurlu izler bırakır.

Eski Bir Çekmecede

İlk sayfalarda önemli sandığım şeylerden söz etmişim. Bir yere yetişme telaşı, cevabını beklediğim bir haber, o günlerde büyük görünen bir kırgınlık… Bazı cümlelerin neyi anlattığını bugün güçlükle çıkarabiliyorum. Birkaçının kimi işaret ettiğini ise hiç hatırlamıyorum.

Buna karşılık önemsiz diye yazdığım ayrıntılar daha canlı kaldı. Yağmurdan sonra eve yürüyüşüm, mutfaktan gelen çay kokusu, sokakta karşılaştığım yaşlı bir adamın söylediği tek cümle… Hafıza büyük olayları saklayacağını sanıyor; yıllar geçince elinde çoğu zaman küçük şeyler kalıyor.

Sayfaların arasında dolaşırken geçmişin düzenli bir hikâye olmadığını yeniden fark ettim. Başlangıçları ve sonuçları sonradan biz ekliyoruz. Yaşarken günler birbirine karışıyor. Bir tarih atıyor, birkaç satır yazıyor ve ertesi sabah kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Defter bu dağınıklığı düzeltmiyor. Tam tersine, hayatın gerçekten ne kadar dağınık olduğunu gösteriyor.

Yazının Hafızası

Hatırlamak güvenilir bir iş değil. İnsan geçmişi her düşündüğünde onu biraz değiştiriyor. Bazı yüzler belirginleşirken bazı sesler kayboluyor. Bir zamanlar canımızı acıtan olayları hafifletiyor, sıradan bir günü yıllar sonra olduğundan daha güzel bulabiliyoruz.

Kâğıttaki cümleler de mutlak gerçeği anlatmaz elbette. Onlar yalnızca yazıldıkları ânın gerçeğini taşır. O gün ne gördüysek, neye inanıyorsak ve neyi söylemeye cesaret edebildiysek sayfaya o kadarını bırakırız.

Bu yüzden eski notlar bazen hafızamızla tartışır. “Ben böyle düşünmüş olamam,” dediğimiz bir cümle çıkar karşımıza. Sonra el yazımıza bakar, inkâr edecek kimse bulamayız.

Bunun biraz mahcup eden, biraz da insanı kendine yaklaştıran bir tarafı var. Değiştiğimizi soyut biçimde bilmek başka; değişimin izlerini kendi kelimelerimizde görmek başka.

Kâğıda Sığmayanlar

Her yaşanan yazıya dönüşmüyor. Kimi günlerin altında yalnızca bir tarih var. Bazı sayfalar yarım bırakılmış; bazılarına tek kelime düşmüş. Muhtemelen devamını sonra yazarım diye düşünmüşüm. Yazmamışım.

O boşluklara bakınca, anlatmadıklarımızın da hayatımıza dâhil olduğunu düşünüyorum. İnsan bazen yaşadığını kaydetmeye vakit bulamaz. Bazen de bir duygunun adını koymak istemez. Kalem eline gelir, fakat cümle gelmez.

Belki bu nedenle kişisel notlarda yalnızca söylenenler değil, susulan yerler de anlam taşır. Birkaç gün boyunca değişen el yazısı, sıklaşan karalamalar veya aylarca boş kalan sayfalar, açık bir anlatımdan daha fazlasını sezdirir.

Kâğıt soru sormaz. Açıklama beklemez. Yarım bir cümleyi tamamlamadığımız için bize darılmaz. Onu yıllarca kapalı tutabilir, sonra hiçbir şey olmamış gibi kaldığımız sayfaya dönebiliriz.

Kendine Dönmenin Tuhaflığı

Eski defterde en çok dikkatimi çeken cümle son derece sıradandı: “Bugün kendimi iyi hissediyorum.” Altında ne bir açıklama ne de özel bir olay vardı. Belli ki yazdığım gün üzerinde durmaya değer bulmamışım.

Yıllar sonra aynı cümle beni uzun uzun düşündürdü. İyi hissettiğim o günü hatırlamıyordum. Nerede olduğumu, günün nasıl geçtiğini veya akşam kiminle konuştuğumu bilmiyordum. Fakat geçmişteki hâlim, küçücük bir notla iyi olduğunu bugüne haber vermişti.

Bazen bir insanın kendine bırakabileceği en dürüst miras böyle sıradan bir cümledir. Büyük öğütler değil; yaşandığı sırada önemsiz görünen bir hâlin kaydı.

Eski sayfalar bize her zaman güzel şeyler söylemez. Aceleyle verilmiş kararlar, haksız yargılar ve gereğinden fazla büyütülmüş korkular da oradadır. Okurken insanın kendi gençliğine itiraz edesi geliyor. Yine de geçmişteki hâlimizi bugünkü aklımızla yargılamak pek adil değil. O kişi, henüz bizim bildiklerimizi bilmiyordu.

Belki ona biraz anlayış göstermek gerekir. Sonuçta bugüne gelebilmek için yaptığı yanlışlarla birlikte yürüdü.

Kalan İz

Defteri kapattığımda düzenli not tutmaya başlamak gibi bir karar almadım. Her günü kaydetmenin bana uygun olup olmadığını da bilmiyorum. Bazı insanlar sayfalar boyunca yazar, bazıları ayda bir cümleyle yetinir. Kimileri ise hayatını kâğıda hiç anlatmaz.

Bunda bir eksiklik görmüyorum. Herkesin kendisiyle konuşma yolu başka. Kimi yürürken düşünür, kimi fotoğraf çeker, kimi bir şarkının içinde yıllarca sakladığı duyguyu bulur.

Yine de el yazısıyla karşılaşmanın kendine özgü bir yanı var. Ekrandaki harfler birbirine benziyor; oysa kâğıtta acelemiz, yorgunluğumuz ve kararsızlığımız da görünüyor. Bastırdığımız yer koyulaşıyor, vazgeçtiğimiz kelimenin üzeri çiziliyor. Cümle kadar elin hareketi de hatıraya dönüşüyor.

Çekmecede bulduğum defteri yerine koymadım. Bir süre masanın üzerinde kalacak. Belki yeniden açarım, belki arasından çıkan bileti başka bir sayfaya taşırım. Belki de boş kalan son sayfasına bugünün tarihini atarım.

Bunu gelecekteki kendime bir şey öğretmek için değil, buradan geçtiğimi belli etmek için yaparım.

Çünkü insan zamanın içinde kaybolup giderken bazen geride yalnızca eğri bir tarih, yarım kalmış bir cümle ve kendine benzeyen birkaç kelime bırakabiliyor.

40
Scroll to Top