Çiçekler Ölmesin

Bir çiçeğin ne zaman solmaya başladığını anlamak kolay değildir. Yapraklarını döktüğü gün mü, rengini kaybettiği sabah mı, yoksa suyu ilk kez eksik kaldığında mı? Belki de solmak, gözle görülen belirtilerden çok önce başlar. Çiçek henüz canlı görünürken sapındaki direnç azalır, yaprakları ışığa dönmekten vazgeçer. Dışarıdan bakan biri değişen hiçbir şey olmadığını düşünür. Oysa çiçek, kendi sessizliği içinde çoktan yorulmuştur.

İnsan çoğu zaman sonucu fark eder. Başlangıç ise gözden kaçar.

Masanın üzerindeki bir vazoda duran çiçekler de böyledir. İlk gün odaya başka bir hava getirirler. Renkleri eşyaların tekdüzeliğini bozar, kokuları fark edilmeden çevreye yayılır. Yanlarından her geçişte kısa da olsa bakılır onlara. Sonra günler ilerler. Çiçekler aynı yerde durdukça göz onlara alışır. Önce suyun azaldığı fark edilmez. Ardından pencerenin önünde fazla güneş aldıkları unutulur. Bir sabah, masaya düşmüş birkaç yaprak görülür.

İnsan o zaman şaşırır.

Sanki çiçek bir gecede solmuş gibi gelir.

Alışmanın Sessizliği

Bir şeyin hayatımızda uzun süre kalması, onun hep orada bulunacağı yanılgısını doğuruyor. Her gün gördüğümüz nesnelere daha az dikkat ediyoruz. Her sabah açılan pencerenin sesini, duvardaki saatin çalışmasını ya da masanın üzerindeki çiçeğin odaya kattığı rengi bir süre sonra duymuyor, görmüyoruz.

Belki alışmak biraz da budur: Varlığından emin olduğumuz şeyi yavaşça görünmez kılmak.

Oysa çiçek, bakılmadığı günlerde de yaşamaya devam eder. Suyu azalır, bulunduğu yer değişir, üzerine düşen ışık zayıflar. Bütün bunlar sessizce gerçekleşir. Çiçek ihtiyacını anlatamaz; yalnızca küçük işaretler bırakır. Bir yaprağını eğer, renginden biraz vazgeçer, başını pencereye doğru çevirmeyi bırakır.

Bu işaretlerin hiçbiri tek başına büyük görünmez. Belki bu yüzden önemsenmezler. Fakat küçük ihmaller bir araya geldiğinde, artık geri çevrilmesi zor bir değişime dönüşür.

Hayatta da büyük kopuşlardan önce küçük eksilmeler olur. Bir zamanlar kendiliğinden yapılan şeyler ağır gelmeye başlar. Üzerinde durulmayan ayrıntılar çoğalır. Eskiden kolayca fark edilen değişiklikler gözden kaçar. Ortada açık bir sebep yoktur; yine de eski canlılık hissedilmez.

Bazen bir şey bitmez. Yalnızca yavaş yavaş eskisi olmaktan çıkar.

Suyun Azaldığı Yer

Vazodaki suyun azalması yalnızca susuzluk meselesi değildir. Bir bakıma zamanın görünür hâlidir. Su çekildikçe geçen günler camın üzerinde belli belirsiz bir iz bırakır. O çizgi, ne kadar süredir bakılmadığını gösterir.

İnsan bunu görünce vazoyu hemen doldurmak ister. Taze suyun her şeyi eski hâline getireceğini düşünür. Oysa bazı yapraklar çoktan kurumuştur. Sapın su dışında kalan kısmı sertleşmiş, çiçeğin boynu biraz daha eğilmiştir.

Yine de su değiştirilir.

Kuruyan yapraklar ayıklanır. Vazo temizlenir ve çiçek, ışığı daha yumuşak alan bir yere taşınır. Bunları yaparken sonuçtan emin olunmaz. Belki çiçek yeniden doğrulur, belki de yalnızca birkaç gün daha dayanır. Fakat onu kendi hâline bırakmakla ilgilenmek arasında, sonuçtan bağımsız bir fark vardır.

İlgi her zaman kurtarmaya yetmez. Buna rağmen yokluğu, solmayı hızlandırır.

Belki bazı şeylerin kıymeti de tam burada ortaya çıkar. Sonucu değiştiremeyeceğimizi düşünsek bile elimizi uzatıp uzatmadığımızda… Geri dönmeyeceğini bildiğimiz bir canlılığı son kez korumaya çalışıp çalışmadığımızda…

Çünkü insan yalnızca kurtarabildiği şeylerden sorumlu değildir. Bazen nasıl veda ettiğinden de sorumludur.

Vaktinden Önce Solmak

Her çiçeğin bir ömrü vardır. Bunu bilmek, onun susuz kalmasına razı olmak anlamına gelmez. Bir gün solacak olması, bugün bakımsız bırakılmasını haklı çıkarmaz.

Doğal olanla ihmal edilen arasındaki farkı çoğu zaman sonuçta değil, süreçte görürüz. Biri zamanını tamamlar; diğeri vaktinden önce eksilir. Biri bütün rengini yaşadıktan sonra yapraklarını bırakır. Öteki, henüz açabileceği tomurcuklar varken sessizce boynunu büker.

Belki asıl hüzün de buradadır. Sonların varlığında değil, bazı şeylerin kendi sonuna ulaşamamasında…

Yarım kalmış bir çiçeğe bakarken insan yalnızca kurumuş yaprakları görmez. Açılma ihtimali taşıyan tomurcukları da düşünür. Birkaç gün daha su verilseydi nasıl görüneceğini, güneşe biraz daha yakın dursaydı renginin değişip değişmeyeceğini merak eder.

Bu soruların kesin bir cevabı yoktur. Zaten insanı uzun süre meşgul eden şeyler çoğu zaman cevapsız kalanlardır. Yapılabileceklerin gerçekten sonucu değiştirip değiştirmeyeceği bilinmez. Yalnızca daha önce fark edilseydi ne olacağı düşünülür.

Ne gariptir ki bazı şeylerin kıymeti, kaybolmaya başladıkları zaman anlaşılır. Varlıklarına alışınca onları sıradan sayar, eksildiklerinde bıraktıkları boşluğa şaşırırız.

Birkaç Gün Daha

Solmaya başlayan bir çiçeği kurtarmak için büyük şeyler gerekmez. Temiz bir vazo, biraz su ve doğru bir yer çoğu zaman yeterlidir. Asıl mesele bunların ne zaman yapıldığıdır. Vaktinde verilen bir damla ile geç kalmış bir sürahi aynı değildir.

Bununla birlikte insan yine de geç kaldığını düşündüğü yerde elini tamamen çekemiyor. Masaya dökülen yaprakları topluyor, suyu yeniliyor, pencerenin perdesini biraz aralıyor. Belki bunu umut ettiği için değil, kayıtsız kalamadığı için yapıyor.

Çiçek ertesi sabah doğrulursa küçük bir sevinç duyuluyor. Doğrulmazsa da en azından son gününü susuz geçirmediği biliniyor.

Sanırım bazı çabaların değeri, başarıya ulaşıp ulaşmamasından gelmiyor. Kimi zaman bir şeyi yaşatamamış olmakla onu kendi hâline terk etmek aynı anlama gelmez. Sonuç değişmese bile gösterilen özen, geride kalan hatıranın biçimini değiştirir.

Masanın üzerindeki çiçeğin kaç gün daha dayanacağını bilmiyorum. Bazı yaprakları hâlâ canlı, bazılarıysa dokunulduğunda dağılıyor. Onu ilk günkü hâline döndürmek artık mümkün görünmüyor. Yine de vazosundaki suyu eksik bırakmamak gerekiyor.

Çünkü dünya, vaktinden önce solmuş şeylerle yeterince dolu.

Hiç değilse elimizin uzandığı yerde çiçekler ölmesin.

29
Scroll to Top